Skip to main content
Kısa Hikayeler

Harf Tamircisi

By Mart 23, 2022Nisan 9th, 2022No Comments

Elini boş ver dercesine sallayıp; “Burada yaşananlar bir gurbet hikâyesi, hepsi bu…” diye cevap verdi.

Kafede gazetesini okumakta olun ihtiyarın başını kaldırıp çevreye bakınmasını fırsat bilerek az ötede Büyükada iskelesi önünde

toplanan kalabalığı işaret edip ne olduğunu sormuş “gurbet hikâyesi” gibi garip bir yanıt almıştım.

Yanıtı anlamamış gibi bakmış olacağım ki “Uzak dur. Filler tepişiyor işte.” diyerek sürdürdü sözlerini. Gözlüklerini düzeltip
gazetesine döndü. Yandaki masaya ilişip olayları uzaktan izlemeyi sürdürdüm.

Masalarımıza çay bırakan garson konuşmamızı duymuş ve “Belediye iskelenin üstündeki mekânı mahkeme kararıyla tahliye
etmeye çalışıyor. Kiracı olan vakıf polisi arkasına almış direniyor. Biz de buradan heyecanla izliyoruz” diye açıklama yaptı.

Gerçekten de ellerinde mahkeme kararı olduğunu haykıran grup devletin polisinin direnmesine anlam veremiyordu. Yaşanan itiş
kakış yüzünden iskeleyi kullanmak isteyen yolcular birkaç adım geride olayların yatışmasını bekliyordu.

Ancak öyle olmadı.

Artan kalabalığın polisin tavrını protesto etmesi üzerine önce “dağılın” uyarısı geldi. Kısa süre sonra gazlı coplu polis müdahalesi
başladı. İskelenin önünde toplanan kalabalık saat kulesine ve ara sokaklara doğru kaçıştı. Protestoların dinmemesi üzerine polis
yakaladığını gözaltına almaya başlayınca gazete okuyan ihtiyar çaycıya ismiyle seslenip okey takımı ve yazboz istedi.

Eliyle işaret ederek beni de masasına davet etti.

Gelen okey takımını masaya yerleştirip taşları dizmeye başladı. Masaya gelmediğimi görünce “sadece oynuyor gibi yapacağız.”
diyerek ısrar etti. Masaya ilişip taşları dizmeye başladım. İhtiyar ise polisin kovaladığı kalabalığın içinde el ele tutuşup kafeye
giren ve şaşkınlıkla bakınan üniversiteli delikanlılara eliyle bir işaret yaptı. Genç kız ve delikanlı bir şey söylemeden ceketlerini
çıkarıp oturdular.

Okey oynar gibi yapmaya başladık.

Birkaç dakika içinde polis kafeye dalıp kimlik kontrolüne başladı. Kovaladıklarının içeride olduğunun farkındaydılar. Kimlik
kontrolü ve dik dik bakmalar ile kafe sakinlerini inceliyorlardı.

Bu arada bizim ihtiyar hızlıca yazbozu dolduruyordu. Polisin yan masaya yaklaştığını görünce “Memur bey bakar mısınız? Bir
maruzatım var.” diye seslendi. Hemen iki polis başımıza dikildi. Masamıza oturan delikanlılar da tedirgin olmuş şaşkınlıkla
ihtiyara bakıyordu. Bizimki görece daha yaşlı olan polise dönüp beni işaret ederek “Beyefendiden şikâyetçiyim. Taş çalıyor” dedi. Polis memuru bana ve masada duran yazboza baktı. “Bir siz eksiktiniz” diye söylenerek yanımızdan uzaklaştı. Bu sırada kızla
oğlan kafalarını kaldırmamış polislerin dikkatini çekmemeyi başarmışlardı.

Polislerin ayrılmasından hemen sonra gençler teşekkür edip ayrılmak için izin istediler. İhtiyar acele etmemelerini arkada duran
sivil polislerin de gitmelerini beklemeleri gerektiğini söyleyerek izin vermedi.

Bu sırada garson yüksek sesle “çayları tazeliyorum” diyerek masaya çay bırakırken sesini kısarak “çaylar müesseseden,
çaktırmayın. Az daha bekleyin” dedi. Gözüyle arkadaki bir masayı işaret etti. Sivil polislerin henüz ayrılmadığına ikna olan gençler
bir süre daha masada kalıp oynar gibi yaptılar.

Bir takım rastlantılarla katılmak zorunda kaldığım oyun içinde oyunun isimsiz kahramanı olmak başlangıçta tedirgin etse de
gençlerin heyecanı ve yaşadıkları korkuyu görünce iyi bir şey yapıyor olma hissiyle rolümün hakkını verme gayretine düştüm.

Çaylarımızı yudumlarken delikanlı kız arkadaşını ve kendini tanıtıp üniversite öğrencisi olduklarını, gençlik kolu üyesi oldukları
siyasi partinin çağrısı üzerine iskelenin üzerinde yer alan mekânın belediyeye devrine destek olmak üzere adaya geldiklerini ancak
mahkeme kararına rağmen işgalci kuruluşun direndiğini anlattı. Genç kız araya girip biraz da öfkeyle “Üstelik devletin polisi
devletin mahkeme kararının uygulanmasını engelledi. Bizler direnince de olanları gördünüz” diye söylendi.

İhtiyar “yerin kulağı vardır” diyerek daha alçak sesle konuşmaları gerektiği konusunda ikisini de uyardı.

Az sonra ortamın sakinleşmesiyle gençler teşekkür edip izin istediler. El ele tutuşup uzaklaştılar. Ben de masama dönmek için izin
istedim.

İhtiyar saatine bakıp “Kahve saati geldi. Müsaade ederseniz size de ikram etmek isterim. Birlikte içeriz” dedi. Nazik daveti
kırmadım. Açıkçası bunca olay yaşanırken olanca sakinliği ile hepimizi yöneten “ihtiyar delikanlıyı” merak da etmiştim.

Kahvelerimizi beklerken kısaca kendimi tanıtıp kendisinden söz etmesini rica ettim. Düzce doğumlu olduğunu uzun yıllar çeşitli
illerde lise Tarih öğretmenliği yapıp emekliliğinde adaya yerleştiğini anlattı. Yaşını sorduğumda “Emeklilikte geçirdiğim süre
devlete hizmet ettiğim süreden daha fazla. İyi ki emeklilikten de emekli etmiyorlar insanı. Anla işte…” diye esprili bir yanıt verdi.

Garson kahveleri masaya servis ederken “Az önce size sorduğumda iskele önünde yaşananları gençlerin anlattığından farklı olarak
bir gurbet hikâyesi diye tanımlamıştınız. Biraz daha açabilir misiniz?” diye sordum.

– Herkes gurbette olunca şehrin gerçek sahibi kalmıyor. O yüzden öyle demek geldi içimden. Anlayacağın bu koca şehir sılasını
yitirdi.

– Hah. Şimdi hiç anlamadım.

Bir süre durdu. “İzle, sadece izle” diyerek garsonu ismiyle yanına çağırdı.

– Söyle bakalım Ali, Nerelisin?

– Malatyalıyım.

– Kaç yıldır İstanbul’dasın?

– Ben burada doğmuşum.

– Peki, gurbette misin?

– Gurbetteyim elbet.

– Memleketteki yakınların da senin gurbette olduğunu mu düşünüyor?

– Evet.

– Çocuğun var mı?

– Ellerinden öper bir oğlum bir kızım var.

– Peki, çocukların gurbette mi?

– I ıh… Sorarsan gurbette değiliz derler. Ancak nereli oldukları sorulduğunda onlar da Malatyalıyız diyorlar.

– İstanbullu olmalarını veya sorulduğunda İstanbulluyum demelerini istemez misin?

– Bilmem. Hiç düşünmedim. Bu şehirde İstanbulluyum diyen o kadar az insan var ki… Malatyalıyım demeleri daha iyi sanki.

Kafe müşterilerinden birinin yüksek sesle “hesap bekliyoruz” diye söylenmesiyle garson Ali yanımızdan ayrıldı. İhtiyar bana
dönüp “Sence Ali neden o protestocuların arasında değil? Hiç düşündün mü?” diye sordu.

Cevap vermemi beklemeden sözlerini sürdürdü.

– İstanbulluyum diyen olmayınca şehre ait ne varsa sahiplenen de olmuyor. Şehrin iskelesi bile sen ben kavgasına malzeme oluyor.
Şu gördüğün iskele bu şehirde yaşayan herkesin ortak malı değil mi?

– Eee… Evet

– İskele binası iktidar ile muhalefet arasında kavgaya dönüşüyor ve şehrin gerçek sakinleri özellikle adalılar, adada yaşayanlar
kenara çekilip öylece izliyor. Herkes kendi memleketinden bakıp gurbetçi kimliğine bürününce şehrin ortak alanlarına sahip
çıkacak kimse kalmıyor.

Sustuğumu görünce “en iyisi baştan anlatayım” dedi.

Meğer iskelenin üst katındaki mekân Demokrat Parti iktidarına kadar CHP Adalar ilçe başkanlığı olarak kullanılmış. DP iktidarında el değiştirmiş. Yetmişli yıllarda yine CHP ilçe binası olmuş. İhtilal sonrası şehir
hatları işletmesine devredilmiş. Kısaca bina simgesel önemi nedeniyle iktidar ile muhalefet arasında hep bir çekişme konusu
olmuş.

Sonra bir dönem şehrin gerçek sakinlerinden Çelik Gülersoy olaya el atmış. İskelenin üst katını Turing şirketi adına kiralayıp
İstanbullular için “Turing Kafe” adıyla kullanıma sunmuş. Açtığı pek çok kafe ile geleneksel İstanbul kültürünü yaşatmayı ve
İstanbulluluğu pekiştirmeyi amaçlamış. Hayli ilgi de görmüş. Eliyle iskeleyi işaret ederek;

– Turing kafe öylesine güzel, nezih öylesine İstanbullu bir mekândı ki görmenizi isterdim. Ancak yaşatmadılar. Garson Ali’nin az
önce söylediği gibi kimse İstanbullu olmayı istemedi. Kafe el değiştirdi. Önce belediye işletmeye çabaladı. Ancak özelliğini
yitirince kimse uğramaz oldu. İşletmeyi yönetenler İstanbullu olmadığı için kendi meşreplerine göre davranıp sokaktaki dönerci ile
hamburgerci ile rekabete kalkıştı. Tutmadı.

– Neden tutmadı?

– Dedim ya herkes kendi memleketini öne çıkarınca başka memleketten olanlar uzak durdu. Mekân şehirlinin olmaktan çıktı.
Üstüne bir de siyasi çekişme ile iktidar kavgası bindi. Rahmetli Çelik Gülersoy’un İstanbulluyu ortak kültürde buluşturma çabaları
da sahipsiz kaldı.

– Kimse bu duruma itiraz etmedi mi?

– Turing kafenin beyaz ahşap kallavi sandalyeleri ve mermer masaları vardı. Adanın gerçek İstanbulluları için klasik müzik
eşliğinde tarihi yarımadayı ve boğazı seyrederek bir şeyler içmek büyük keyifti. Yaz akşamları keman piyano resitalleri verilirdi.
Sanırım bu durum kendini İstanbullu saymayanlar için fazla elitist bulundu. Sanki onlara gelme diyen varmış gibi kafeden uzak
durdular.

– Sonra?

– O güzelim beyaz sandalyelerin yerini iç içe geçip bir araya toplanınca yer kaplamayan plastik sandalyeler alınca yitirilenin ne
olduğunu anlamalıydık. O plastik sandalyeler gibi iç içe geçip pek yer yer kaplamayan gurbetçilerin mekânına dönüşüverdi. Müzik
de arabeske döndü. Sesi yükseldi. İki laf edilemez oldu. Kafenin yeni müşterileri şehrin güzelliğini görmek yerine başını öne eğen
veya çevredekilere kuşkuyla bakan huzursuz gurbet yolcularıydı. Ortam vasatlaşınca önce adalılar sonra İstanbullular ayağını çekti.
Bir kış belediyenin işlettiği mekân bir daha açılmamak üzere kapandı. Muhalefet partisinin eline geçmesin diye iktidara yakın bir
vakfa kiralandığını duyduk. Ancak onlar da işletmek için çaba göstermediler.

– Açılmasını isteyen, özleyen olmadı mı?

– Şehrin sılası olmayınca kim neyi özleyebilir ki? Herkes bizim garson Ali gibi gurbette olursa İstanbulluyu ara ki bulasın.

– İyi de ne zaman bitecek bu gurbetlik?

– Çocuklarımızı İstanbullu yapamadığımız sürece kolay bitecek gibi görünmüyor. Kabul etmesi kolay değil ama durum bir ülke
gerçeği.

Kederlenmişti. Susup kahvesini yudumladı. Daha konuşmak istemiyor gibiydi.

Tüm bunları o kısacık kahve muhabbetine sığdırdığımıza sonradan hayret edecektim.

Biraz daha konuşturmak için “Peki ya siz? Siz bir şeyleri değiştirmeye çabalamadınız mı?” diye üsteledim.

Gençlik yıllarında ülkede bir şeyleri değiştirmek için çok çaba gösterdiğini az önceki polis deneyiminin o yıllardan kaldığından söz
etti. Eliyle iskeleyi işaret edip “Anladım ki; insan kendini değiştirmeden hiçbir şey değişmiyor.

Doğup büyüdüğüm Düzce’yi bırakıp bu adaya yerleştim. Kendim için, uzaklaşınca özlemini duyacağım yeni bir sıla inşa ettim. Hiç
kolay olmadı. Toprağına, ağacına, çiçeğine, böceğine, insanına karıştım. Çok emek verdim. Gurbetlikten böyle kurtulabildim. Bu
yaşımda yeterince İstanbullu olamasam da Adalı olmayı başardım. Şimdi, burada oturup az önce içtiğimiz kahveyi iskelenin
üstündeki terasta Turing kafede içtiğimi hayal etmekten başka elimden bir şey gelmiyor” dedi.

Ayağa kalktı. Şapkası ve bastonunu aldı. Hesap konusunda bir şey söylememe fırsat vermedi. Teşekkür ettim. Teşekküre değecek
bir şey olmadığını ileride hatırlamaya değer küçük bir sıla kırıntısı oluşturduğumuzu söyledi. Çınar caddesine doğru ilerleyerek
gözden kayboldu.

Olaylar yatışmış görünse de iskele meydanı polis kaynıyordu. Gelen vapurdan inen yolcular onca polisin neden orada olduğunu
sorgulayan tedirgin bakışlarla ve hızlı adımlarla adanın sokaklarına dağılıyordu.

O sonbahar günü sılası olmayanların şehrinde ihtiyarın dediği gibi “bir gurbet hikâyesi” yaşanıyordu.

Mehmet Uhri

Fikirlerinizi Paylaşın.

Formu kullanarak düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir ve bu içeriği geliştirmemize yardımcı olabilirsiniz.

Leave a Reply